Bir ziyaret vesilesiyle Eskişehir yolculuğuna çıktım. Yan koltuğumdaki amcayla kısa sürede ahbap olduk; adı Cebrail’miş. Ne kadar ısrar etsem de cam kenarına geçmesi için onu ikna edemedim, tüm nezaketiyle “Sen otur, rahat edersin,” dedi. Yol boyu süren sohbetimizde Cebrail Amca; çocuklarından, kızlarından ve torunlarından bahsetti.
Dikkatimi çeken ilk şey, ellerinin ve ayaklarının durmaksızın titremesi oldu. Başta tansiyon gibi geçici bir rahatsızlık olduğunu düşündüm ama titreme hiç dinmedi. Bir süre sonra çantasına uzandı ve içinden yiyecekler çıkardı. Gönlü o kadar zengindi ki, “Sen bana o güzel koltuğu layık gördün, manzara senin olsun; bu ikramlar da benden,” diyerek her neyi varsa ortaya döktü.
İşte o an, gerçek bir sabır imtihanına şahit oldum. Cebrail Amca yedi yıl önce Parkinson hastalığına yakalanmış. Çantasını açması, poşetlerle uğraşması ve sadece bir lokmayı ağzına götürebilmesi için neredeyse on dakika çaba sarf etmesi gerekiyordu.
Onu izlerken utandım.
Bizler, elimizdeki nimetlerin, aldığımız her nefesin, zahmetsizce yaptığımız her lokmanın ne büyük bir lütuf olduğunun çoğu zaman farkında bile değiliz. İstediğimizi anında yapabilmenin, sağlıklı olmanın şükrünü ne kadar da ihmal ediyoruz. Hiç ölmeyecekmiş, hiç hastalanmayacakmış, hiç elden ayaktan düşmeyecekmiş gibi yaşıyoruz. Kim bilir, belki Cebrail Amca da bir zamanlar tam da böyle düşünüyordu.
Çok geç olmadan, kıymet bilmenin ve uyanışın nasip olması dileğiyle.