Bir seyahat dönüşüydü…
Bir benzin istasyonunda kısa bir mola vermiştik. Aradan biraz zaman geçti, yeniden yola koyulduk. Yaklaşık yarım saat sonra koluma baktım; saatim yoktu. Nerede düşürdüm, nerede unuttum diye zihnimde yolu baştan yürümeye başladım. Üzüldüm… Maddî değeri büyük değildi belki ama hatırası vardı, alışkanlığı vardı. İnsanın bazı eşyaları vardır; zamanı değil, kendinden bir parçayı taşır üzerinde.
Üstelik daha o sabah camı çizildi diye dert etmiştim onu. Şimdi ise tamamen kaybolmuştu. İnsan bazen elindekinin kıymetini, onu kaybettiğinde daha derinden anlıyor.
Tam eve yaklaşmıştık ki babam aradı. Telefonda ilk söylediği şey şu oldu:
“Sen saatini bir yerde unuttun mu?”
O an içime tarifsiz bir sevinç doldu. Meğer benzin istasyonunun sahibi, bir şekilde babama ulaşmış. Saatimi bulmuş, haber vermiş. “En kısa zamanda gelip alırım,” dedim. Telefon kapandı ama benim içimde başka bir kapı açıldı.
Kalbime o anda başka düşünceler düştü…
Acaba insan da kaybettiği şeyler için bir telefon alır mıydı bir gün?
“Masumiyetini burada unutmuşsun…”
“Sükûnetin bizde kalmış…”
“Dünyaya tamah etmeyen o güzel hâlini gelip alır mısın?”
Belki de insanın en büyük kayboluşu, eşya değil; kendinden uzak düşmesidir. Ve belki bütün ömür, sahibini arayan bir saat gibi, bizi bize geri ulaştıracak o sesi beklemektir.